Ana içeriğe atla

Hesap Cüzdanı Yazdırmanın Ekonomi Politiği

Bu yazı 10 yıl sonra blog yazmaya bir dönüş mü? Kim bilir… Eşine rastlanmamış zamanlardan geçiyoruz, en azından bugünleri yaşayan bizler için durum bu. Ve birçok şey yaşanıyor, yaşıyoruz daha önce yaşamadığımız. Düşünüyoruz, anlamaya çalışıyoruz, anlamlandırmaya çalışıyoruz; hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Bunları kayıt altına almanın, paylaşmanın, hem kendi düşüncelerimizi düzenlemek hem de yalnız olmadığımızı hissetmek ve birbirimizle dayanışma içinde olmak için önemli olduğunu düşünüyorum.

Evet, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz… Biz, evin bakım yükünü üstlenmiş kadınlar, sadece kendimizin değil, ev halkının da bedensel sağlığını, akıl sağlığını, hayatla bağını, yaşam motivasyonunu korumaya çalışıyoruz. Üstelik bu, kolay bir iş de değil. Artık anaokuluna gidemeyen 5 yaşındaki çocuğunuza neden sabah parka gidemeyeceğinizi ve 3 saat sabırla beklemesi gerektiğini her sabah anlatmanız gerekiyor mesela (çocukların sokağa çıkış izni saat 1 ile 4 arasında). Ya da her gün 2 defa beraber yürüyüşe çıktığınız babanız artık sadece sabahları çıkabildiği için öğleden sonraları ev içinde yapabileceği fiziksel bir aktivite geliştirmeniz ve bunu yapması için onu motive etmeniz gerekiyor. Sınava hazırlanan kızınız, okul saatleri dışarı çıkış saatleriyle kesiştiğinden hiçbir arkadaşıyla sosyalleşemediği için, depresyona girmesin diye ona türlü ev içi etkinlikler geliştirmeniz gerekiyor; hem annesi, hem sırdaşı, hem arkadaşı olmaya çalışıyorsunuz.

Şüphesiz herkes farklı zorlukları farklı şekillerde yaşıyor, bu zorluklarla farklı başa çıkma yöntemleri geliştiriyor. Benim bu süreçte işime yarayan en etkili yöntem sevdiklerimle iletişimi, dayanışmayı devam ettirmek. Ama ben nispeten şanslı gruptayım. Bu salgında en zorlanan gruplardan biri yaşlılar desem kimse itiraz etmez sanırım. Babam 90 yaşında ve tek başına yaşıyor. Etrafında sevdikleri, akrabaları, arkadaşları var. Ama kendini koruma kaygısıyla hiçbirinin evine gidip beraber bir yemek yiyemiyor. Ya da onlar ziyaretine gelip yaşlanmanın beraberinde getirdiği yalnızlaşmaya çare olacak yarım saatlik bir sohbeti yapamıyorlar. Kendisi maskesini takıp kısa bir yürüyüşe çıkabiliyor, ama toplu taşımaya binemediğinden arkadaşlarının yanına gidip yürüyüşünü onlarla beraber yapamıyor. Ben ise ancak 7 ay sonra Mersin’e gidip babamı ziyaret edebildim. 7 ay! Nasıl bir dönemden geçiyoruz ki, hem ev içindeki sorumluluklar, hem uçakta virüs kapma korkusu, hem de virüs kapmışsam bulaştırma kaygısıyla kendi babanızı bile göremiyorsunuz… Akıl gitme diyor, ama kalp ve vicdan buna razı değil. Sonunda kalp de vicdan da dayanamıyor tabi ve yola çıkıyorum. İyi ki gitmişim; bana da babama da çok iyi geldi. Ve o ziyarette yaşlanmak ile ilgili bol bol düşünme fırsatım oldu.

Çocukluğuma dair en net anılardan bazıları, annemle yalnız yaşayan uzak/yakın yaşlı akrabalarımıza düzenli olarak yaptığımız ziyaretlerdi. Annem yaşlılıkta insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden birinin sohbet ve ilgi olduğunu bilirdi ve ziyaretlerini hiç aksatmazdı; bir görev bilinciyle ve manevi tatmin duygusuyla yapardı. Bu ziyaretler benim için ise hiç keyifli değildi. Çocuk olarak ziyaret sırasında kendimi oyalayacak şeyler bulamamaktan çok, eve ve eşyalara sinmiş o koku ve ağır havadan nefret ederdim. Evet, nefret! Ne kadar çok lamba açsanız da loştur; sanki tüm eşyaların üzerinde bir toz tabakası vardır; kolonya ve ilaç karışımı bir koku sarmıştır her yeri; zaman donup kalmıştır kıyafetlerde, mobilyalarda, televizyonda. Neden nefret hissettiğimi bilmiyorum, sanırım en çok koku sebebiyle; ama çocukluğuma dair en net anılarımdan bazılarının bu duygularım olması, hislerimin ne kadar kuvvetli olduğunu da gösteriyor sanırım. Bu yüzden hala ne zaman yaşlılığı, yaşlanmayı düşünsem içimi ekşi bir duygu kaplar.

Ama şimdi söz konusu olan benim babam ve benim çocukluğumun, gençliğimin geçtiği ev. Tabii ki çocukluğumda yaşlıların evine gittiğimde hissettiğim hisleri taşımıyorum babamın evine gidince. Ama tam bir yuvaya dönüş hissi de değil. Çünkü ev değişmiş. Fiziksel olarak değil, ruhu ve havası açısından. İlk etapta baktığınızda temiz, düzenli, herşey yerli yerinde… Ama detaylar içimi acıtıyor: son kullanma tarihi geçmiş ama atılmamış ilaç kutuları, atılmaya kıyılamamış onlarca plastik yoğurt ve dondurma kabı, reçel kavanozları, yıllardır kullanılmadığı için rayihasını yitirmiş baharatlar, 3 yıl öncesine ait gazeteler, sabun artığı dolu sabunluk, yağ lekeleri silinmemiş ocak düğmeleri, dolapların içinde yerlerinden oynamamış takım elbiseler, havalandırılmamış battaniyeler… Olsun, bunların hepsini elden geçiriyorum, evdeki bitkileri de temizliyorum, dolapları düzenliyorum. Sonra babamla yürüyüşlere çıkıyoruz, sohbet ediyoruz, beraber yemek hazırlayıp yiyoruz. Evin ağır havası yavaş yavaş dağılıyor. Bir gün de çarşıya gidiyoruz; alınacak ufak tefek şeyler var, saatin pili değiştirilecek, notere gidilecek… Ama meğer babamın bir de gizli bir gündemi varmış. Bir bankanın önünden geçerken ani bir dönüşle şubeye giriyor. “Aman baba, her yerde virüs var, çok riskli, ne yapıyorsun?” demeye kalmadan kendimi şubede buluyorum. Babam hesap cüzdanını çıkarıyor, bankodaki görevliye yaklaşıyor. Görevli de “Kemal amca hoş geldin, nasılsın, sağlığın iyi mi?” diye sohbete başlıyor. Çoğunluğu sohbetle geçen 10 dakikadan sonra işimiz bitiyor. Oradan çıkıyoruz, az ilerideki ikinci bankanın şubesine giriyoruz. Yine babamın elindeki küçük torbadan banka cüzdanı çıkıyor, görevliye uzatılıyor; bu sefer de şubenin güvenlik görevlisi sosyal mesafe kurallarına uyarak babamla uzun bir sohbete başlıyor. Babama banka şubelerine girerek kendisini riske attığı için kızıyorum; internetten hesap dökümünü alabilirdim, niye bizi riske attı, buralarda oyaladı diye düşünüyorum. Ama bu davranışının sebebini de anlıyorum: hayatla bağını konsolide etmek, hala takip etmesi gereken bir işi olduğunu hissetmek, alaka görmek, sosyalleşmek, zihninin hala işlediğini bana, daha doğrusu kendine kanıtlamak, düzenin ıskartaya çıkarttığı biri değil, değer gören biri olduğunu hissetmek, hala bazı şeylerin kontrolünün elinde olduğunu görmek, herşeyin sanal ve uzaktan olduğu bu dönemde bir karton parçası üzerinden insanlarla fiziksel olarak yakınlaşmak… Bu kadar yaşlının ısrarla banka şubesinde hesap cüzdanı yazdırmaya devam etmesine şaşmamak gerek. Mevcut toplumsal düzende bunun yerini tutabilecek o kadar az şey var ki…

Yaşlanmak… İnsan hayatında bu kadar zor bir dönem olmak zorunda değildi aslında. Şimdi elden ayaktan düşme, değersizleşme, yalnızlaşma, sosyal hayattan el etek çekme ile beraber anıyoruz. Çocukların en büyük kaygılarından biridir: anamız babamız yaşlanınca ne yapacağız, kim bakacak, bakıcı mı tutulacak, aynı evde mi yaşanacak… Peki ya çocukları olmayan yaşlılar? Yeterli gelirleri olmayan yaşlılar? Onlar ne olacak/ne oluyor? Şu an yaşadığımız salgın gibi durumlarda daha da özen isteyen yaşlılarımızı nasıl koruyacağız? Sistem kendi için çalışmayanları değersizleştiriyor, bir kenarda kendi haline bırakıyor. Böyle olmak zorunda değildi, üretim ve bölüşüm sistemimiz başka türlü olsaydı… Ama bundan sonra da böyle olmak zorunda değil. Öncelikle başka bir dünya tahayyül ederek başlayabiliriz. Her yaştan insanın değer gördüğü, kendini gerçekleştirmek için önüne imkanlar, seçenekler sunulduğu bir sistem kurabiliriz. Mevcut düzen bizi öyle bir kıskaç içine almış ki, sanki tek seçeneğimiz buymuş gibi, başka türlüsünü düşünemiyoruz, hayal edemiyoruz, zihnimizde dahi olsa kurgulayamıyoruz. İşte o zaman da hayata geçirmek iyice imkansız bir hal alıyor. O sebeple önce zihnimizde kurgulayarak başlayalım. Öyle ortak yaşam alanları, toplumsal merkezler düşünelim ki, mahallenin içinde, yeşil alanı, sosyal tesisi, atölyeleri, sağlık hizmetleri ile her yaştan insanın bunaldığını, güçten düştüğünü, desteğe ihtiyacı olduğunu hissettiği zamanlarda gidip kendini yenileyebilsin, dayanışma ve birlikteliği hissedebilsin. Yaşlıların izole edildiği değil, herkesle beraber yaşadığı, o çok kıymetli hayat deneyimlerini, bilgi ve becerilerini sonraki nesillerle paylaşabildiği, gençlerin ve çocukların da o tükenmez hayat enerjilerini yaşlılarla paylaşabildiği ortak alanlar. Şehrin dışına atılmış, izole, ruhsuz binalar değil, ihtiyaçlara ve fonksiyonlarına göre tasarlanmış, toplulukla, mahalleyle bağları güçlü, herkesin beceri, kaynak ve bilgisi doğrultusunda yönetimine, işleyişine katıldığı, üretime devam edebildiği bir yapı. İmkansız değil, hatta kısa vadede mümkün bile. Yeter ki siyasi irade olsun ve devletin kaynakları bu tür hizmetlere aktarılabilsin. Bize düşen bunu hayata geçirebileceğimiz siyasi oluşumlar başlatmak ya da başlatanları desteklemek. Şimdi, dibe vurduğumuz bugünlerde değilse ne zaman? 

Yorumlar

Yiğido dedi ki…
Evet, kesinlikle “Sistem kendi için çalışmayanları değersizleştiriyor”. Köleleştiremediklerinden kurtulmaya çalışıyor. Gençleri tüketim aşkı ve borçlanmayla köleleştirirken, yaşlılara bunu yapamadığı için onlardan kurtulmaya çalışıyor. Bunu belki de “virüs” kullanarak yapıyor.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Çiş Nasıl Tutulur?

Sevgili yeni anneler, anne adayları, anne aday adayları, bu sefer sizinle hayati bir konudaki tecrübelerimi paylaşmak için yazıyorum: tuvalet eğitimi! Bu bezden kurtulma olayı yanlış yöntem izlenirse çocuk için de, anne için de kabusa, mücadeleye, inada dönüşebiliyor, hayatı bir süreliğine zindan ediyor. Bu konularda çok kitap okumama rağmen, belli ki beynimin kapalı konumunda olduğu bir zamana denk gelmiş, okuduklarımdan bir şey anlamamışım. Neyse, yaşaya yaşaya öğrendik ailecek. Size de bu yaşanılanları aktarmak istedim, günü geldiğinde zorlanmayın diye. Bazı uzmanlar çocukların 18 aylıkken öğrenebileceklerini söylüyor ama benim okuduğum kaynakların tümü 2-3 yaş arasında tuvalet eğitimi vermenin ideal olduğunu yazıyordu. Ben de ilk denemeyi eylül-ekim gibi, Ada 2 yaşını doldurunca yaptım. O denemede 2-3 gün boyunca altını açıp “Adacığım çişin gelince haber ver” diyerek peşinde dolandım. Fakat o zaman 1-2 damla kaçırmayı bırakın, tüm çişini yerler yapıyor, bunu bana haber bile vermiyo...

Bir Annenin Cinnet Anı

Yok, panik yok. Henüz cinnet geçirmedim. Ama geçirebilirim. En azından öyle bir potansiyelim olduğunu fark ettim… geçen gün... büyük bir şaşkınlıkla… Tamam, gençlikte hepimizin delirdiği anlar olmuştur. Ne bileyim anne-babamıza sinirlenip kapıları çarptığımız zamanlar, sevgilimize kızıp yere bardak-tabak fırlattığımız anlar filan. Ama artık durmuş oturmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş bir kadın olarak olaylara çok daha soğukkanlı yaklaşabileceğimi düşünürdüm. Ne bileyim, yaşın verdiği bir olgunluk, görmüş geçirmişliğin verdiği bir metanet… Ama hayır. Öğrendim ki anne olmuş bir kadının yaşayacağı daha çoooook hezeyan varmış meğer. Ada’nın hasta olduğu günlerden biriydi. Çocukların, özellikle de 1-2 yaş civarındakilerin, hasta olduklarında ne kadar anneye düştüklerini görmüşsünüzdür. Kucaktan inmek istemezler, istedikleri olmadığında hemen ağlayıp bağırmaya başlarlar, sürekli mızırdanırlar, sizin istediğiniz hiçbir şeyi yapmazlar, yemek yemezler, uyumak istemezler… Yani anneyi fiz...