28 Şubat 2010 Pazar

Çiş Nasıl Tutulur?

Sevgili yeni anneler, anne adayları, anne aday adayları, bu sefer sizinle hayati bir konudaki tecrübelerimi paylaşmak için yazıyorum: tuvalet eğitimi! Bu bezden kurtulma olayı yanlış yöntem izlenirse çocuk için de, anne için de kabusa, mücadeleye, inada dönüşebiliyor, hayatı bir süreliğine zindan ediyor. Bu konularda çok kitap okumama rağmen, belli ki beynimin kapalı konumunda olduğu bir zamana denk gelmiş, okuduklarımdan bir şey anlamamışım. Neyse, yaşaya yaşaya öğrendik ailecek. Size de bu yaşanılanları aktarmak istedim, günü geldiğinde zorlanmayın diye.

Bazı uzmanlar çocukların 18 aylıkken öğrenebileceklerini söylüyor ama benim okuduğum kaynakların tümü 2-3 yaş arasında tuvalet eğitimi vermenin ideal olduğunu yazıyordu. Ben de ilk denemeyi eylül-ekim gibi, Ada 2 yaşını doldurunca yaptım. O denemede 2-3 gün boyunca altını açıp “Adacığım çişin gelince haber ver” diyerek peşinde dolandım. Fakat o zaman 1-2 damla kaçırmayı bırakın, tüm çişini yerler yapıyor, bunu bana haber bile vermiyor, üzerine basıp çişli ayaklarıyla tüm evde dolaşıyordu (tabii ben fark edene kadarJ). Ev koca bir tuvalete, ben de bir viledaya dönüşmüştüm; sinirli, yorgun, bezmiş bir viledaya. O an pes ettim ve bu işi 2.5 yaşına ertelemeye karar verdim.

Ada bu ay 2.5 yaşını doldurdu ve ben de iki hafta önce büyük bir kararlılıkla artık bezden kurtulup poposunu özgürlüğe kavuşturma zamanının geldiğini düşündüm ve tekrar altını açtım. İlk gün yine söylesin diye umutla bekledim ama nafile. Yerler yine çiş, ben yine elimde bez temizlikte. Ama ertesi gün yeni bir karar aldım: bu işi muhakkak çözecektim ve ‘proaktif’ bir yöntem izlemeye karar verdim. Tükettiği sıvı miktarına göre her 30-60 dakikada bir “Hadi bakalım, lazımlık zamanı” demeye başladım; 3-5 dakika kitap vs ile lazımlıkta oyalanıyorduk ve muhakkak çişini yapıyordu. Lazımlığa gitmek istemiyorsa hiç ısrar etmiyordum, “10 dakika sonra gideriz o zaman” diyordum veya sevdiği bir aktiviteyi lazımlıkta otururken yapmayı öneriyordum (yapıştırma yapıştırmak, hikaye anlatmak gibi). Veya mesela yeni bir aktiviteye geçmeden (yemeğe oturmadan, çizgi filmi başlatmadan, süt içmeden…) önce onun ön koşulu olarak “Ama önce çişimizi yapalım” diyordum, genelde itiraz etmeden lazımlığa oturuyordu. Bu sefer bırakın çişi hepten yapmayı, servisle eve geldiği bir sefer dışında altına damla bile kaçırmadı; yavaş yavaş kasları geliştikçe daha uzun süreler çişini tutmayı (ve okuldan eve kadar tutmayı) da öğrenecek. Gece altını henüz hiç açmadık gündüz yaşadığı stresi bir de gece yaşamasın hemen diye; onu da önümüzdeki hafta deneyeceğiz. Yani baskı yok, stres yok, çişli ayaklar yok, sadece zamanı takip etmek var.

Şimdi düşünüyorum da 4 ay önceki yöntemim o kadar yanlışmış ki başarı şansı zaten hiç yokmuş. 2 yıl boyunca çişini her an özgürce, düşünmeden şır şır bezine yapan bir çocuk ne bilsin çiş ne zaman gelir, nasıl tutulur, nasıl tutularak lazımlığa koşulur… O yüzden ilk haftalar önce çiş nedir, geldiği nasıl anlaşılır gibi temel bir konuda farkındalığı sağlamak gerekiyor. İlk haftalar için son birkaç öneri daha: Bezi çıkarmaya karar verdiğinizde, uygulamaya geçmek için fazla ev gezmesi yapmayacağınız, seyahate çıkmayacağınız, uzun araba yolculukları yapmayacağınız bir zamanı (en az bir hafta) seçmeye çalışın. Böylece araba çiş olmadan gidebilecek miyiz, ev sahibinin koltuğunu batırmadan oturabilecek miyiz gibi ekstra stresler yaşamazsınız. Bir de portatif lazımlıklardan alırsanız her yeri bir tuvalete dönüştürebilirsiniz. Ben çok rahat ettim; umumi tuvalet arama, temizini bulma derdim kalmadı. Bu süreçte evden dışarı çıkarken dışarıda kalacağınız süreye göre yanınıza en az 2 yedek külot, pantolon ve çorap almayı unutmayın. Dışarı çıkmadan 1 saat önce fazla sıvı alımını durdurun ve evden çıkmadan hemen önce çişini yaptığından emin olun. Bir de altına kaçırmadan çişini lazımlığa yaptığı her seferi bir övgüyle ödüllendirmeyi unutmayın. Her 3 veya 5 başarılı çişe ufak bir pekiştireç verin (yarım sakız, meyveli yoğurt, 3 çubuk kraker, 1 şeker…). Ama kaçırdığı zaman asla sinirlenmeyin, kızmayın, cezalandırmayın. Unutmayın ki bunu sizi kızdırmak için yapmıyor; doğrusunu henüz tam olarak öğrenemediği için yapıyor. Hepinize bu süreçte sabırlar diliyorum.

19 Kasım 2009 Perşembe

Bir Annenin Cinnet Anı

Yok, panik yok. Henüz cinnet geçirmedim. Ama geçirebilirim. En azından öyle bir potansiyelim olduğunu fark ettim… geçen gün... büyük bir şaşkınlıkla… Tamam, gençlikte hepimizin delirdiği anlar olmuştur. Ne bileyim anne-babamıza sinirlenip kapıları çarptığımız zamanlar, sevgilimize kızıp yere bardak-tabak fırlattığımız anlar filan. Ama artık durmuş oturmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş bir kadın olarak olaylara çok daha soğukkanlı yaklaşabileceğimi düşünürdüm. Ne bileyim, yaşın verdiği bir olgunluk, görmüş geçirmişliğin verdiği bir metanet… Ama hayır. Öğrendim ki anne olmuş bir kadının yaşayacağı daha çoooook hezeyan varmış meğer.

Ada’nın hasta olduğu günlerden biriydi. Çocukların, özellikle de 1-2 yaş civarındakilerin, hasta olduklarında ne kadar anneye düştüklerini görmüşsünüzdür. Kucaktan inmek istemezler, istedikleri olmadığında hemen ağlayıp bağırmaya başlarlar, sürekli mızırdanırlar, sizin istediğiniz hiçbir şeyi yapmazlar, yemek yemezler, uyumak istemezler… Yani anneyi fiziksel ve psikolojik olarak zorlarlar. Ben de iki gündür Ada’nın bu haliyle baş etmeye çalışıyordum. Yardımcım olmadığı (gerçi Cenk’in çabalarını takdir etmeden geçemeyeceğim) ve Ada hastalık sebebiyle yuvaya da gitmediği için 10 dakika bile mola veremiyordum. Geceleri de ateş veya öksürük yüzünden uyanıp duruyordu; tabii ben de onunla beraber. Uykum her gece en az 4-5 sefer bölünüyordu. Uykusuzluk, fiziksel yorgunluk, psikolojik yıpranmışlık… Bunlara bir de yoğun endişe hislerini ekleyin. Bir yerde patlayacağım belliydi. O akşam şurubunu içmesi gerekiyordu. O sırada Cenk’in kucağındaydı. Beraberce mutfağa geldiler. Ama elimde şurup kaşığını görünce balık çırpınışına benzer çırpınışlarla Cenk’in kollarından kurtulmayı başardı ve mutfaktan kaçtı. Cenk hemen arkasından koşup yakaladı ve salonda masanın üzerine oturttu. Kollarını tuttu ama bizimki tecrübeli; ben tam şurup kaşığını uzatırken kafasını sağa sola sallayıp şurubun üstüne başına bulaşmasına sebep oldu. İşte o anda bende film koptu. Bir andan kendimi kaşıkta kalan şurubu Ada’nın başından aşağı boca ederken buldum! Ne yaptığımı fark etmem saniyeler sürdü. Bir hışımla arkamı döndüm ve mutfağa kaçtım. Ada ve Cenk de şok olmuş şekilde bana bakakalmışlardı. Bir süre sonra onlar da şoku atlattılar; Ada “Annem bana ne yaptı?” diye ağlamaya başladı, Cenk de “Üzerine yanlışlıkla şurup döktü kızım, gel temizleyelim.” deyip onu yatıştırmaya çalıştı. Hepimizin normal halimize dönmemiz biraz zaman aldı ama sonunda özürler dilendi, sarılıp öpüşüldü.

Ey sevgili yeni anneler ve henüz anne olmamışlar, siz henüz yaşamadıysanız “Yok artık! Delirmiş bu kadın. Ben bu kadarını da yapmam herhalde.” deyivereceğinizi hisseder gibiyim. İnanın, yaşayana kadar ben de kendimi Orta Doğu ve Balkanların en soğukkanlı annesi zannederdim. Ama neyse ki bu olaydan birkaç gün sonra çocuk eğitimi ile ilgili okuduğum kitapta* “Neden bu kadar öfkeleniyorum? Bunu nasıl engelleyebilirim?” isimli bölüme gelmiştim. Orada yazar kendi çocuklarına sinirlendiği bir anda kapı kolunun elinde kaldığını, verdiği seminerlere katılan annelerin hemen hemen hepsinin aklından bir öfke anında çocuklarının kafalarını koparma (aynen bunu yazmış, ama tabii belki biraz abartarakJ) düşüncesinin geçtiğini yazmıştı. Bunu yaşayan tek annenin ben olmadığımı, daha da abuk haller yaşan anneler olduğunu bilmek tabii beni rahatlattı. Her anne çeşitli sebeplerle (çocukla ilgili beklentilerin yüksek olması, telaş, endişe, başka konulardaki öfke) zaman zaman çocuğuna karşı öfke duyabilirmiş; bu son derece normalmiş. Önemli olan her iki tarafa da bir zarar vermeden öfkeyi kontrol altına alabilmekmiş.

Şimdi aynı hisleri tekrar yaşamamak, en azından yaşama ihtimalimi en aza indirmek için yazarın o bölümde önerdiği yöntemleri uygulamaya çalışıyorum. Meraklanmayın, şimdilik iyi de gidiyor J. Yeni annelere de henüz bu tür bir öfke nöbeti geçirmeden okumalarını öneriyorum.

* Elizabeth Pantley, Çocuğunuzla İşbirliği Yapabilme – Çocuğunuzla Bağırıp Çağırmadan, Azarlamadan, Yalvarmadan Nasıl İşbirliği İçinde Olabilirsiniz, HYB Yayıncılık, Ankara 1997

13 Kasım 2009 Cuma

Uyanış

Uyandım. Annemin ölümünden sonra uyandım. Çünkü o ölüm o kadar beklenmedik bir anda ve o kadar çabuk geldi ki… Ama bu ikinci uyanıştı. Onu anlatmadan önce ilk uyanışı anlatmalıyım.

İngiltere’de yüksek lisans yaparken yaşamıştım ilk uyanışı. Oradaki hocalarımdan biri olan John MacLean’in derslerinde kapitalist düzenin aslında ne olduğunu, hayatımızın her alanını nasıl şekillendirdiğini, ona karşıymış gibi duran şeylerin bile (sivil toplum kuruluşları, yeni spiritüel akımlar vs) aslında nasıl da sistem tarafından sistemin devamını sağlamak üzere pompalandığını görüp irkilmiştim. Bu derste okuduklarım ve hocamdan öğrendiklerim sonrasında artık gözlerim açıldı; her şeye eleştirel bakar oldum. Aslında “bakabilir oldum” demeliyim. Çünkü hepimiz o kadar sorgulamadan yaşıyoruz ki, eleştirebilmek, karşı durmaya çalışmak bir beceri, hatta bence bir meziyet oldu. Hiçbir şeyi sorgulamıyoruz ve bize dayatılanları sanki doğalı, normali öyleymiş gibi yaşıyoruz. Bunun birçok örneği var yaşantımızın her alanında. Bir örnekle netleştireyim anlatmak istediğimi. Ücretli bir işte çalışan hangimiz haftada en az iki akşam fazla mesai yapmıyor? Peki neden? Daha mutlu olduğumuz, hayatımızı daha yaşanılabilir kıldığı için mi? Sanmıyorum. “Çalışıyorsam fazla mesaiye kalmam çok normal.” diye düşünüyoruz içten içten. Eskiden “9-6 çalışıyorum.” diyorduk ya, o artık makbul değil. Makbul olan “Abi çok çalışıyorum.” demek. Aslında mesai saatlerimiz içinde yapmamızın mümkün olmadığı işler yükleniyor bizlere, çünkü daha fazla kişi istihdam etmek şirketlerin işine gelmiyor. Biz de “Bu işi bitirmezsem yöneticim beni başarısız bulur ve gözünden düşerim, zam döneminde zam yapmaz, sinirlenip bağırıp hakaret edebilir, ve hatta işimden olabilirim. Bu kriz zamanında bir işim olduğu için müteşekkir olmalı, popomdan ter damlayana kadar çalışmalıyım.” diye düşünüyoruz. Kendimizi mecbur hissediyoruz. Bir başkasının karına kar katmak için aslında hayatımızı feda ediyoruz. Gerçekten feda ediyoruz.

Halbuki tek bir hayatımız var. Günlerimiz sayılı. Bir anda, belki hesapladığımızdan, planladığımızdan çok daha erken son bulacak hayat. O zaman neden başkaları için yaşıyoruz? Veya neden başkaları tarafından tanımlanmış mutluluk kriterlerini kabul ediyoruz? Kendimizi kandırmayalım, o pahalı arabaya sahip olmak bizden çok üreticisini mutlu edecek. O alacağımız evin yıllarca ödeyeceğimiz kredisi bizi sistemin içine hapsedeceği için bizden çok bankaları ve çalıştığımız şirketi mutlu edecek. Ve yaptığınız işi daha ucuza yapacak birisi çıkarsa şirket hiç tereddüt etmeden sizi kapı önüne koyup onu işe alacak.

Ölümü iliklerimde hissettim. Ve sistemi sorguladığım gibi birçok şeyi sorgulamaya başladım: dini, mutluluk tanımımı, hayattaki amacımı ve hatta neden yaşadığımı. İkinci uyanış da o zaman gerçekleşti. Belki daha az kazanacağım ama sevdiğim işi yapacağım. Belki daha geç terfi edeceğim ama ofiste mesai bitiminden sonra bir dakika fazla kalmayacağım. Onun yerine eve gelip merak ettiğim bir filmi izleyeceğim, kitabımdan 10 sayfa daha okuyacağım, kızımla vakit geçireceğim, kocamla uyuklamadan sohbet edeceğim, arkadaşımla buluşup uzun uzun dertleşeceğim . Ve acele etmeyeceğim. Hızla tüketerek ve tükenerek değil , sindire sindire her anın tadını çıkarmaya çalışacağım. Ölüm anında geriye dönüp baktığımda “Şu hayattan keyif alabildim.” demek için yaşayacağım bundan sonra. O andan sonra “Ama benim iki yıllık kullanılmamış izinlerim vardı. Önce onları bir kullansam?” deme şansımın olmayacağını artık biliyorum. Yani daha önce de biliyordum tabii; ama şimdi önceden olmadığım kadar farkındayım.

Lütfen sorgulayın! Ölümün bu kadar yakınınıza gelmesini beklemeden sorgulayın. Neyi neden yaptığınızı, aslında nelerin sizi mutlu ettiğini, hayatın yüzde kaçında kendiniz için yaşayabildiğinizi sorgulayın. Düzeni sorgulayın. Dayatılan ‘doğru’ları, kabullendiğiniz ‘normal’leri sorgulayın. O zaman belki şu kocaman kalabalık dünyadan kısa bir süre için gelip geçecek minicik bir canlı olduğumuzu, doğanın kanunları söz konusu olduğunda günlük endişe ve meşguliyetlerimizin aslında göründüğü kadar önemli olmadığını anlayabiliriz. Hayatı buna göre yeniden tanımlayabilmek emin olun ki zannettiğinizden çok daha kolay.

23 Mart 2009 Pazartesi

5: Şımarık

Hayata geri dönme zamanı. Karanlıktan çıkıp, aydınlığa doğru ilk adımları atma zamanı. Epeydir derin, büyük bir kuyudaydım; önce bir doğum, sonra da bir ölüm sebebiyle. O ölüm daha çok yeni ve etkisi çok büyük hayatımda, ve hafifleyeceği zamana da daha çok var; ama şimdi suyun içinde çırpınıp daha da derinlere batmaktansa yavaş yavaş kulaç atıp yüzmeyi denemek istiyorum. Aman allahım! Ne de kolay yazdım bunu! Ve böyle kolay yazınca nasıl da kolay göründü gerçekleştirmesi! Peki ne değişti hayatımda? Ne değişti de başarabileceğime dair bir ümit hissetmemi sağladı? Sadece ümit mi? Bunu yapabilmem için gereken o gücü de şimdi buluyorum içimde. Peki önceki ruh hali, sürekli çırpınıp daha da dibe batma durumu neydi? Şimdi bunu böyle kolayca yazıyorum ama neden doğumdan sonraki o uzuuuun zaman dilimi boyunca bu hisler teğet bile geçmedi?

Ada’nın doğumundan birkaç ay sonra bir akşam en bi yakın arkadaşlarım bize gelmişlerdi. Toplu muhabbetten sonra, her zamanki gibi, kocaları salonda bırakıp kız kıza bir mutfak sohbetine giriştik. Benim doğum yapmış olmam ve iki arkadaşımın da hamile olmaları sebebiyle konuşmalarımız tabii ki doğum yöntemleri, çocuk yetiştirmenin zorlukları, çalışan anne olmak gibi konular etrafında dönüyordu. Ben de depresif depresif doğumdan sonra yaşadığım mutsuzluğu anlatırken arkadaşlarımdan biri “Düşününce aslında şükredecek ne kadar çok şeyin var.” dedi. Yani kibarca “Şımarıklık ediyorsun!” Veya “Hanııım, hanım, dünyada bu kadar işsiz, hasta, aç varken sana mı kaldı depresyon. Sarsıl ve kendine gel!”

Ben de o an aslında haklı olduğunu, depresyona girmenin haddime olmadığını düşünmüştüm: kendim, kocam, bebeğim, sevdiklerim sağlıklıydı; başımızın üstünde çatımız, masamızda yemeğimiz vardı; bugüne kadar rahat/mutlu/güzel bir hayat yaşamıştım ve yaşamaya devam etmekteydim… Utanmıştım… Fakat sadece iki dakikalığına. Çünkü sonra şunu fark ettim: kimse isteyerek depresyona girmezdi; giren bir insan da “haydi artık çıkayım” deyip çıkamazdı.

Depresyon böyle bir şey işte: Mutsuzsunuz; mutsuzluk halinden çıkmak istiyorsunuz ama bir türlü çıkamıyorsunuz; kafanızda yöntemler geliştirmeye çalışıyorsunuz ama bunları hayata geçirecek enerjiyi kendinizde bir türlü bulamıyorsunuz; bulmak için kendinizi zorluyorsunuz ve hatta baskı oluşturuyorsunuz ama sonunda bulamadığınız için kendinize kızıp daha da mutsuz oluyorsunuz… Elinizde değil… Bu kısır döngüden bir türlü çıkamıyorsunuz…

“Tepetaklak” başlıklı yazımda postpartum halime şımarıklık dediğim zaman kuzenimden ve benzer deneyimler yaşayan bir arkadaşımdan kendine haksızlık ediyorsun diye yorumlar geldi. Haklıydılar. (Depresyondaki insanın halinden zaten ya psikolog/psikiyatrist ya da depresyona girmişler anlar.) Zira depresyona girmek isteğe bağlı birşey olsaydı sanırım ben pek tercih etmezdim. Nasıl girdim, nasıl çıktım, bunu hala çok bilmiyorum ve açıklayamıyorum. Ama bunu yaşamam gerekiyormuş; belki bir şeyler öğrenmek için, belki de sadece öylece durmak için.

Peki şimdi ne olacak? Şimdi bir arayış başlıyor benim için. Hayatımın iki önemli dönüm noktasında, bir doğum ve bir ölümden sonra öğrendiklerimle, yeni bir bakış açısıyla, hayat denilen yolun bundan sonraki kısmını farklı bir şekilde yürümeyi deneyeceğim. Ve bunu artık çok heyecan verici buluyorum. Sanırım artık depresyonda değilim…

5 Şubat 2009 Perşembe

Annem Öldü

Bekleyiş bitti… Annem öldü.

Nasıl oldu bu bilmiyorum… Bu başımıza nasıl geldi? Nasıl oldu da o güzel insan bir gün vardı, bir gün yoktu? İnanamıyorum. 2 ay 2 gün hastanede bilinci kapalı halde yatmasına rağmen, bütün bu süre boyunca ve ölümüne saniyeler kalana kadar yanında olduğum halde, cansız bedenini uzun uzun okşadığım halde, toprağa girişini gördüğüm halde ve ölümün yaşamın bir parçası olduğunu defalarca görmüş olmama rağmen… inanamıyorum. Benim annem nasıl ölür? Nasıl oldu bu? Nasıl?

Ayrıca onsuz hayat nasıl geçer? Bilmiyorum… Hiç tecrübe etmedim ki… O hep yanımdaydı. Yanımda olmadığında bir telefon uzaklığındaydı. O rahatlatıcı sesi… O bilge fikirleri… Öğretmenim… Beni büyüten, beni ben yapan insan… Şimdi yok… Nasıl olur? Bilmiyorum… Hiç bilmiyorum…

Onun eşyalarına dokunuyorum, koltuğun onun her zaman oturup bulmacasını çözdüğü kısmını okşuyorum, yastığını öpüyorum. Az sonra salonun kapısından girecek ve bana her zamanki gibi “canııııım” diye seslenecek diye bekliyorum. Mantığım “Öldü işte; canlılar yok olur, unutma” diyor ve beni gerçekliğe çağırıyor. Kalbimse onun ölmüş olduğu gerçeği her aklıma geldiğinde yerinden fırlayacakmış gibi atıyor; aklımı yitirecek gibi oluyorum. Gözümü her kapadığımda annemin görüntüsü beliriyor. Birisi çıkıp 2,5 aydır yaşadıklarının hepsi bir senaryoydu, hiçbiri olmadı diyecek gibi geliyor. Çok zor, çok….

Ama tabii ki öğreneceğim. Tabii ki… Herkes öğreniyor. Erken yaşta annesini, babasını, daha da kötüsü evladını kaybedenler öğrendikten sonra tabii ki ben de öğreneceğim. Fotoğraflarda okşayacağım annemi, anılarımda yaşatacağım, Ada’ya annem gibi bir anne olmaya çalışarak onu hep anacağım. Onun yokluğuyla eksildim... Ama kalbim onun sevgisiyle öyle dolu ki… Onun sevgisiyle artacağım, çoğalacağım, büyüyeceğim…

(Melodramları sevmem. Bu yazıyı da okuyanları ağlatmak, kendimi acındırmak vs için hiç yazmadım. Sadece yazarsam belki ölüm fikrini biraz daha kabullenebilirim diye, bir de okuyup duygularını benimle paylaşanlardan güç bulurum diye düşündüm.)

17 Ocak 2009 Cumartesi

Tepetaklak

Aslında bu bölümün adı “Postpartum Haller – 5: Evet = Hayır” olmalıydı. Ve ben yine mız mız mızırdanmalı veya salya sümük ağlamalıydım. Ama hayat öyle bir şey ki bir anda bir tokat atıyor size ve kendinize gelmek, tüm şımarıklıkları bir kenara atıp silkelenerek ayağa kalkmak zorunda kalıyorsunuz. Feci bir tokat yedim ben de… Hem de hiç hayal edemeyeceğim bir tokat… Annem beyin kanaması geçirdi ve ölümün eşiğinden döndü. Şu an hala bilinci kapalı. Bilincinin açılıp açılmayacağını, açılacaksa ne zaman açılacağını, kanamanın bıraktığı hasarı, hiçbir şeyi bilmiyoruz. İki aydır elimiz kolumuz bağlı, soğuk bir hastane kantininde, tahta sandalyelerin üzerinde bekliyoruz. Bekliyoruz, bekliyoruz ve bekliyoruz. Daha kaç gün bekleyeceğimizi bile bilemeden…

Bebekliğin ilk dönemlerinde, bebek annesi ile kendini bir zannedermiş ve kendimizin ayrı bir birey olduğunu belki ilk yaşımızdan sonra algılamaya başlıyormuşuz ama ben fark ettim ki ölüm söz konusu olunca annemin de ancak ben yok olduğum zaman yok olacağını düşünüyormuşum. Halbuki biricik tontiş anneannem ben 19 yaşındayken ölmüştü ve ‘ölüm’ün anlamını, o yok oluş durumunu o zaman tüm gerçekliğiyle öğrenmek zorunda kalmıştım. Ama şimdi anlıyorum ki o zaman yaşadığım travmaya rağmen annemin ölme ihtimalini hiç düşünmemişim. Annem hep benim yanımda ve hep yol göstericim, sırdaşım, sığınağım olacaktı. Hep ‘burada’ olacaktı işte…

Annem… Kayıtsız şartsız, önyargısız, sonsuz bir sabırla beni dinleyeceğinden emin olarak şımarabileceğim, mızmızlanabileceğim, üfleyip püfleyebileceğim sabır küpü. Şu hayatta onca anlamsız kaygıyla verdiğim kararların hepsinde beni sonuna kadar destekleyen insan. O kararlara katılmasa bile anlamaya çalışan, beni değiştirmeye çalışmayan, kocaman kalbiyle beni ilelebet, her koşulda seveceğini bildiğim kişi… Annem… Benim canım annem…

Nasıl dayanabilirim, insan annesinin başına bir şey gelirse nasıl ayakta kalabilir diyordum. İşte, oluyormuş... Asla hayal bile edemeyeceğim kadar kuvvetli ve umut doluyum. Her gün hastaneye yeni bir ışığı takip ederek gidiyorum, o ışığın bize güzel günler getireceğine inanarak. Hiçbir yorgunluk hissetmiyor, hiç zorlanmıyorum. Herkesin beni teskin etmesi gerekirken, ben onları teskin ediyorum. Ve sonsuz bir sabırla bekliyorum. Nasıl, neden diye çok sordum kendime. Sonra cevabını buldum: çünkü annem böyleydi. Her zorlukta ayakta kalabilecek kadar kuvvetli, mücadeleci, dirençli ve inatçıydı. Hiçbir durumda ümidini yitirmez, kimsenin de yitirmemesi için çabalar, bu enerjisini herkese yayardı. Annemin bana öğrettiği binlerce şeyden biri de buymuş meğer. Ona teşekkür etmem gereken o kadar çok şey var ki… Ben çok, çok, çok şanslıydım… Neyse ki bunun her zaman farkında oldum ve ona hep teşekkür ettim. Ve bu gün bu hastane kantininde oturup minnacık gelişmeleri ümitle beklerken de onunla geçirdiğim 33 yılın her günü için sürekli şükrediyorum.

1 Kasım 2008 Cumartesi

4: Gençliğe Ağıt

Terapiye beş aydır gidiyorum ve görünen o ki daha epey gideceğim. O yüzden bakmayın her şeyi çözdüm havalarına girip kocaman laflar ettiğime. Hala hoşuma gitmeyen, beni fazlasıyla rahatsız eden bu postpartum durumla ilgili açıklamalar bulmaya ve o açıklamalara göre de çözümler üretmeye çalışıyorum. Son zamanlarda fark ettiğim yeni bir şey var: Bebeğimin olmasıyla beraber bir panik yaşadım ve bu tüm hayatımı, evliliğimi, bebeğe yaklaşımımı, kendime olan özenimi tamamen bitirdi. Paniğin sebebi artık yaşlandığımı, gençliğimin o güzel, pervasız, heyecan dolu günlerinin bir daha geri gelmeyecek olduğunu anlamamdı.

Ah gençliğim… 20’li yaşlarım… Ertesi gün işe gideceğimiz halde sabaha kadar dans ederdik. Bir yerimi kırarsam ya diye düşünmeden tehlikeli sporlar yapardık. Yeni bir başlangıç için geç mi demez, yepyeni işlere soyunurduk. Hayranı olduğumuz grubun konserinde ön sıralarda olmak için stadyumun önünde gecelerdik. Ertesi akşam nerede uyuyacağımızı bile planlamadan trenle Avrupa’yı gezerdik. Anlık kararlar risk almak demek değil, heyecan demekti o zaman bizim için. Ve heyecan yaşamak için elimizden geleni ardımıza koymazdık. Heyecanı da göstere göstere dibine kadar yaşardık. Ah gençliğim, güzel gençliğim, sevgili gençliğim, mutlu gençliğim, ümitli gençliğim, kaygısız gençliğim, deli gençliğim, dolu gençliğim…, geçmişte kalan gençliğim!

Gençliğim geçmişte, o geçmiş şimdi çok uzakta… Artık bir anneyim. Gençliğin simgelediği ne varsa annelik onların tersi sanki. Bu beni çok üzüyor, çok... O kadar ki gençliğimi hatırlatan her şey anlık çöküşlere sebep oluyor, anlık kopuşlara: ODTÜ’nün gazetelerdeki haberi, televizyondaki Pearl Jam konseri, bir tren… ve o zaman yaşadığım hisleri aynı şiddette bir daha asla yaşayamayacağım düşüncesi gözyaşlarına boğulmama sebep oluyor. (Şimdi de radyoda Pearl Jam’in Ten albümünden Black’in çalması kaderin bir oyunu mu bana??)

İşte, her ayrılık gibi gençliğimden ayrılmak da beni epey yıprattı, yıpratıyor. Hıçkıra hıçkıra ağladım, ağlıyorum gençliğimin arkasından. Gençliğe veda, yaşlılığa doğru, ölümün bir gün beni de bulacağını kabullenmeye doğru atılan bir adım. Bu adımı atmanın bu kadar zor olması çok mu anormal? Her insanın yaşlandığını anlamaya başladığı, ölümün kaçınılmaz olarak onu da bulacağı gerçeğini gördüğü bir dönüm noktası oluyor hayatında herhalde. Kiminin 30. yaş günü, kiminin bir cenaze töreni, kiminin evlilik, kiminin de doğum. Doğum zaten başlı başına bir travma sebebi, bir de içimdeki ölüm korkusunu tetikleyerek iyice çıkmaza soktu beni. Sanırım şu an Irvin Yalom’un son kitabını okumak için iyi bir zaman…