Ana içeriğe atla

Uyanış

Uyandım. Annemin ölümünden sonra uyandım. Çünkü o ölüm o kadar beklenmedik bir anda ve o kadar çabuk geldi ki… Ama bu ikinci uyanıştı. Onu anlatmadan önce ilk uyanışı anlatmalıyım.

İngiltere’de yüksek lisans yaparken yaşamıştım ilk uyanışı. Oradaki hocalarımdan biri olan John MacLean’in derslerinde kapitalist düzenin aslında ne olduğunu, hayatımızın her alanını nasıl şekillendirdiğini, ona karşıymış gibi duran şeylerin bile (sivil toplum kuruluşları, yeni spiritüel akımlar vs) aslında nasıl da sistem tarafından sistemin devamını sağlamak üzere pompalandığını görüp irkilmiştim. Bu derste okuduklarım ve hocamdan öğrendiklerim sonrasında artık gözlerim açıldı; her şeye eleştirel bakar oldum. Aslında “bakabilir oldum” demeliyim. Çünkü hepimiz o kadar sorgulamadan yaşıyoruz ki, eleştirebilmek, karşı durmaya çalışmak bir beceri, hatta bence bir meziyet oldu. Hiçbir şeyi sorgulamıyoruz ve bize dayatılanları sanki doğalı, normali öyleymiş gibi yaşıyoruz. Bunun birçok örneği var yaşantımızın her alanında. Bir örnekle netleştireyim anlatmak istediğimi. Ücretli bir işte çalışan hangimiz haftada en az iki akşam fazla mesai yapmıyor? Peki neden? Daha mutlu olduğumuz, hayatımızı daha yaşanılabilir kıldığı için mi? Sanmıyorum. “Çalışıyorsam fazla mesaiye kalmam çok normal.” diye düşünüyoruz içten içten. Eskiden “9-6 çalışıyorum.” diyorduk ya, o artık makbul değil. Makbul olan “Abi çok çalışıyorum.” demek. Aslında mesai saatlerimiz içinde yapmamızın mümkün olmadığı işler yükleniyor bizlere, çünkü daha fazla kişi istihdam etmek şirketlerin işine gelmiyor. Biz de “Bu işi bitirmezsem yöneticim beni başarısız bulur ve gözünden düşerim, zam döneminde zam yapmaz, sinirlenip bağırıp hakaret edebilir, ve hatta işimden olabilirim. Bu kriz zamanında bir işim olduğu için müteşekkir olmalı, popomdan ter damlayana kadar çalışmalıyım.” diye düşünüyoruz. Kendimizi mecbur hissediyoruz. Bir başkasının karına kar katmak için aslında hayatımızı feda ediyoruz. Gerçekten feda ediyoruz.

Halbuki tek bir hayatımız var. Günlerimiz sayılı. Bir anda, belki hesapladığımızdan, planladığımızdan çok daha erken son bulacak hayat. O zaman neden başkaları için yaşıyoruz? Veya neden başkaları tarafından tanımlanmış mutluluk kriterlerini kabul ediyoruz? Kendimizi kandırmayalım, o pahalı arabaya sahip olmak bizden çok üreticisini mutlu edecek. O alacağımız evin yıllarca ödeyeceğimiz kredisi bizi sistemin içine hapsedeceği için bizden çok bankaları ve çalıştığımız şirketi mutlu edecek. Ve yaptığınız işi daha ucuza yapacak birisi çıkarsa şirket hiç tereddüt etmeden sizi kapı önüne koyup onu işe alacak.

Ölümü iliklerimde hissettim. Ve sistemi sorguladığım gibi birçok şeyi sorgulamaya başladım: dini, mutluluk tanımımı, hayattaki amacımı ve hatta neden yaşadığımı. İkinci uyanış da o zaman gerçekleşti. Belki daha az kazanacağım ama sevdiğim işi yapacağım. Belki daha geç terfi edeceğim ama ofiste mesai bitiminden sonra bir dakika fazla kalmayacağım. Onun yerine eve gelip merak ettiğim bir filmi izleyeceğim, kitabımdan 10 sayfa daha okuyacağım, kızımla vakit geçireceğim, kocamla uyuklamadan sohbet edeceğim, arkadaşımla buluşup uzun uzun dertleşeceğim . Ve acele etmeyeceğim. Hızla tüketerek ve tükenerek değil , sindire sindire her anın tadını çıkarmaya çalışacağım. Ölüm anında geriye dönüp baktığımda “Şu hayattan keyif alabildim.” demek için yaşayacağım bundan sonra. O andan sonra “Ama benim iki yıllık kullanılmamış izinlerim vardı. Önce onları bir kullansam?” deme şansımın olmayacağını artık biliyorum. Yani daha önce de biliyordum tabii; ama şimdi önceden olmadığım kadar farkındayım.

Lütfen sorgulayın! Ölümün bu kadar yakınınıza gelmesini beklemeden sorgulayın. Neyi neden yaptığınızı, aslında nelerin sizi mutlu ettiğini, hayatın yüzde kaçında kendiniz için yaşayabildiğinizi sorgulayın. Düzeni sorgulayın. Dayatılan ‘doğru’ları, kabullendiğiniz ‘normal’leri sorgulayın. O zaman belki şu kocaman kalabalık dünyadan kısa bir süre için gelip geçecek minicik bir canlı olduğumuzu, doğanın kanunları söz konusu olduğunda günlük endişe ve meşguliyetlerimizin aslında göründüğü kadar önemli olmadığını anlayabiliriz. Hayatı buna göre yeniden tanımlayabilmek emin olun ki zannettiğinizden çok daha kolay.

Yorumlar

http://itirtuncel.blogspot.com dedi ki…
Her kelimesine yürekten inanıyorum arkadaşım. İyi ki varsın :)

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hesap Cüzdanı Yazdırmanın Ekonomi Politiği

Bu yazı 10 yıl sonra blog yazmaya bir dönüş mü? Kim bilir… Eşine rastlanmamış zamanlardan geçiyoruz, en azından bugünleri yaşayan bizler için durum bu. Ve birçok şey yaşanıyor, yaşıyoruz daha önce yaşamadığımız. Düşünüyoruz, anlamaya çalışıyoruz, anlamlandırmaya çalışıyoruz; hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Bunları kayıt altına almanın, paylaşmanın, hem kendi düşüncelerimizi düzenlemek hem de yalnız olmadığımızı hissetmek ve birbirimizle dayanışma içinde olmak için önemli olduğunu düşünüyorum. Evet, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz… Biz, evin bakım yükünü üstlenmiş kadınlar, sadece kendimizin değil, ev halkının da bedensel sağlığını, akıl sağlığını, hayatla bağını, yaşam motivasyonunu korumaya çalışıyoruz. Üstelik bu, kolay bir iş de değil. Artık anaokuluna gidemeyen 5 yaşındaki çocuğunuza neden sabah parka gidemeyeceğinizi ve 3 saat sabırla beklemesi gerektiğini her sabah anlatmanız gerekiyor mesela (çocukların sokağa çıkış izni sa...

Çiş Nasıl Tutulur?

Sevgili yeni anneler, anne adayları, anne aday adayları, bu sefer sizinle hayati bir konudaki tecrübelerimi paylaşmak için yazıyorum: tuvalet eğitimi! Bu bezden kurtulma olayı yanlış yöntem izlenirse çocuk için de, anne için de kabusa, mücadeleye, inada dönüşebiliyor, hayatı bir süreliğine zindan ediyor. Bu konularda çok kitap okumama rağmen, belli ki beynimin kapalı konumunda olduğu bir zamana denk gelmiş, okuduklarımdan bir şey anlamamışım. Neyse, yaşaya yaşaya öğrendik ailecek. Size de bu yaşanılanları aktarmak istedim, günü geldiğinde zorlanmayın diye. Bazı uzmanlar çocukların 18 aylıkken öğrenebileceklerini söylüyor ama benim okuduğum kaynakların tümü 2-3 yaş arasında tuvalet eğitimi vermenin ideal olduğunu yazıyordu. Ben de ilk denemeyi eylül-ekim gibi, Ada 2 yaşını doldurunca yaptım. O denemede 2-3 gün boyunca altını açıp “Adacığım çişin gelince haber ver” diyerek peşinde dolandım. Fakat o zaman 1-2 damla kaçırmayı bırakın, tüm çişini yerler yapıyor, bunu bana haber bile vermiyo...

Bir Annenin Cinnet Anı

Yok, panik yok. Henüz cinnet geçirmedim. Ama geçirebilirim. En azından öyle bir potansiyelim olduğunu fark ettim… geçen gün... büyük bir şaşkınlıkla… Tamam, gençlikte hepimizin delirdiği anlar olmuştur. Ne bileyim anne-babamıza sinirlenip kapıları çarptığımız zamanlar, sevgilimize kızıp yere bardak-tabak fırlattığımız anlar filan. Ama artık durmuş oturmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş bir kadın olarak olaylara çok daha soğukkanlı yaklaşabileceğimi düşünürdüm. Ne bileyim, yaşın verdiği bir olgunluk, görmüş geçirmişliğin verdiği bir metanet… Ama hayır. Öğrendim ki anne olmuş bir kadının yaşayacağı daha çoooook hezeyan varmış meğer. Ada’nın hasta olduğu günlerden biriydi. Çocukların, özellikle de 1-2 yaş civarındakilerin, hasta olduklarında ne kadar anneye düştüklerini görmüşsünüzdür. Kucaktan inmek istemezler, istedikleri olmadığında hemen ağlayıp bağırmaya başlarlar, sürekli mızırdanırlar, sizin istediğiniz hiçbir şeyi yapmazlar, yemek yemezler, uyumak istemezler… Yani anneyi fiz...