Ben bittim! 32 yaşındayım ve bugüne kadar kendimi hiç bu kadar boş, mutsuz ve çıkmaza saplanmış hissetmemiştim. Arkadaşlarıma soracak olsanız beni pozitif, hayat dolu, neşeli olarak tanımlarlar muhtemelen. En azından 12 ay öncesine kadar bu böyleydi. 12 ay önce… Tam 1 sene. Kendimi yorgun, bitik, heyecansız hissettiğim 1 sene…
Doğum bir kadının hayatındaki en travmatik olaylardan biri. En azından benim için böyle oldu. Ve paylaşmak istedim. İstedim ki benim gibi modern zaman kadınları kuvvetle muhtemel, uzun veya kısa süre ile, yaşayacakları bu durumdan haberdar olsunlar. Hoş ben de önceden haberdar olsam bir şey değişir miydi, emin değilim. Yine çocuğumu doğurur, yine bu 12 ayı bomboş(k) hissederek geçirirdim. Ve bundan sonra bilmem daha kaç ayı… Zaten bu postpartum durumu ile ilgili birçok yazı yazıldı ve nihayetinde herkes kendi içinde yaşıyor ne yaşıyorsa. Başkalarınınkini okumak (dinlemek) en fazla rahatlatıyor insanı: “Benim gibiler de varmış; yaşasın, anormal değilim!” (halbuki nedir ‘normal’??). Ama olsun, ben yine de yazacağım. Tüm kafa karışıklığım ve motivasyonsuzluğumla! Zira herkes bilsin isterim ki bu iş öyle kolay değil. “Aman canım bakıcılar var, hazır bezler var, o var, bu var. Bizim zamanımızda hiçbiri yoktu.” Yoktu tamam da o zaman siz 23ünüzde evlenir, 24ünüzde çocuk sahibi olurdunuz. Psikolojik olarak daha hazırdınız bir defa. Bizim gibi kır eşek yaşına geldiğinizde adapte olmaya çalışmadınız kocalı ve sonrasında da sadece çocuk etrafında dönen bir hayata. Ne yazık ki biz bireyselleşme çağının kadınlarıyız (kahrolsun kapitalizm diye diye bireyselleştim, bravo bana!); kendi kendimize kalmak, yeri geldiğinde sevgilimizle bile görüşmemek isteriz. Hobilerimizi, sporlarımızı yapmak (hem de en outdoor olanları), festival zamanları o film senin, bu konser benim sekmek isteriz. Hem her şeye yetmek, yetişmek, hem de kendimize bakmak isteriz. Peki tüm bunların neresine çocuk sıkıştırılır bana söyler misiniz? Sıkıştırmak değil, hakkıyla bakmak, zaman ayırmak, oyunlar oynamak, büyüdükçe dertlerini dinlemek, çözümler üretmek, derslerine yardım etmek istiyorsanız da işte o eski debdebeli hayatınızdan bambaşka bir hayata ışınlanmayı da kabul etmelisiniz. Daha doğrusu kabullenmelisiniz. Sanırım ben orada aklımı kaçırdım işte: Dünyada yaşamaya alışmışken Mars’a yolladılar beni cascavlak ve ben bu durumu kabullenemedim. Yolladılar diyorum ama bunu bana yapan başka birisi değil tabii; karar tamamen kendime ait. Ama ne yapayım, inkar dilime de vuruyor…
Tamam, Mars’a gitmeyi kendim istedim ama Mars’ın Dünya’ya daha fazla benzediğini zannediyordum. Ne yazık ki gitmeden görülmüyor, yaşanmadan da bilinmiyor… O yüzden siz sevgili çocuk doğurmayı düşünen 30 yaş üstü kadınlar, yazdıklarımı okuyun ama derde deva olur sanmayın. Nihayetinde çocuk doğurmaya devam edeceğiz zira doğa öyle istiyor…
Doğum bir kadının hayatındaki en travmatik olaylardan biri. En azından benim için böyle oldu. Ve paylaşmak istedim. İstedim ki benim gibi modern zaman kadınları kuvvetle muhtemel, uzun veya kısa süre ile, yaşayacakları bu durumdan haberdar olsunlar. Hoş ben de önceden haberdar olsam bir şey değişir miydi, emin değilim. Yine çocuğumu doğurur, yine bu 12 ayı bomboş(k) hissederek geçirirdim. Ve bundan sonra bilmem daha kaç ayı… Zaten bu postpartum durumu ile ilgili birçok yazı yazıldı ve nihayetinde herkes kendi içinde yaşıyor ne yaşıyorsa. Başkalarınınkini okumak (dinlemek) en fazla rahatlatıyor insanı: “Benim gibiler de varmış; yaşasın, anormal değilim!” (halbuki nedir ‘normal’??). Ama olsun, ben yine de yazacağım. Tüm kafa karışıklığım ve motivasyonsuzluğumla! Zira herkes bilsin isterim ki bu iş öyle kolay değil. “Aman canım bakıcılar var, hazır bezler var, o var, bu var. Bizim zamanımızda hiçbiri yoktu.” Yoktu tamam da o zaman siz 23ünüzde evlenir, 24ünüzde çocuk sahibi olurdunuz. Psikolojik olarak daha hazırdınız bir defa. Bizim gibi kır eşek yaşına geldiğinizde adapte olmaya çalışmadınız kocalı ve sonrasında da sadece çocuk etrafında dönen bir hayata. Ne yazık ki biz bireyselleşme çağının kadınlarıyız (kahrolsun kapitalizm diye diye bireyselleştim, bravo bana!); kendi kendimize kalmak, yeri geldiğinde sevgilimizle bile görüşmemek isteriz. Hobilerimizi, sporlarımızı yapmak (hem de en outdoor olanları), festival zamanları o film senin, bu konser benim sekmek isteriz. Hem her şeye yetmek, yetişmek, hem de kendimize bakmak isteriz. Peki tüm bunların neresine çocuk sıkıştırılır bana söyler misiniz? Sıkıştırmak değil, hakkıyla bakmak, zaman ayırmak, oyunlar oynamak, büyüdükçe dertlerini dinlemek, çözümler üretmek, derslerine yardım etmek istiyorsanız da işte o eski debdebeli hayatınızdan bambaşka bir hayata ışınlanmayı da kabul etmelisiniz. Daha doğrusu kabullenmelisiniz. Sanırım ben orada aklımı kaçırdım işte: Dünyada yaşamaya alışmışken Mars’a yolladılar beni cascavlak ve ben bu durumu kabullenemedim. Yolladılar diyorum ama bunu bana yapan başka birisi değil tabii; karar tamamen kendime ait. Ama ne yapayım, inkar dilime de vuruyor…
Tamam, Mars’a gitmeyi kendim istedim ama Mars’ın Dünya’ya daha fazla benzediğini zannediyordum. Ne yazık ki gitmeden görülmüyor, yaşanmadan da bilinmiyor… O yüzden siz sevgili çocuk doğurmayı düşünen 30 yaş üstü kadınlar, yazdıklarımı okuyun ama derde deva olur sanmayın. Nihayetinde çocuk doğurmaya devam edeceğiz zira doğa öyle istiyor…
Yorumlar
Ben Mercan (Ceylan'ın ablası). Cevahir'de karşılaşmıştık hani, bebeklerimiz bakışmıştı :)
Ne demek istediğini o kadar iyi anlıyorum ki... Derin bir buçuk yaşına gelmek üzere, hâlâ hislerim aynı. Ben de çareyi blogda buldum, ara ara yazıyorum. Hedef Derin'e her ay bir mektup yazmak, hem onun gelişimini, hem kendi ruh hallerimi takip etmekti. Düzenli yapamadım, şimdi geri dönüp önceki ayları yazmaya çalışıyorum hâlâ. Ama paylaşayım dedim.
Senin de bildiğin gibi, yalnız değilsin.
Selamlar, sevgiler,
Mercan
http://mercanuluengin.blogspot.com/
ODTÜ Bahar Şenliklerinde elinde mikrofon Cranberries'den Zombie söyleyenim, her gece Manhattan'da sabahlayıp sene kaybetmeden bölümünü bitirenim, rallilere katılmadan önce bendenizle hikayesini yazanım, interrail'le sırtında çantası gezmedik yer bırakmayanım, zipor diye düz duvarlara tırmananım, kadın emeğini değerlendirme aşkına düşüp gönüllü çalışanım, evlenme cesaretini gösterenim, çok sevgili damadımızın üstüne kaymak niyetine dünyalar tatlısını ailemize katanım, macera tutkunum, sevgi pıtırcığım, Tinktonktinktonk İsveç Didem'im BU DA GEÇER! (Panda Ray)...
Sen, 'bu' da geçe dururken her anını ayrı bir yaşam deneyimine çeviriyor, zenginleşiyor, ruhuna kattıklarını buluta-gökkuşağına-rüzgara-denize-ormana dönüştürüp 'bu' hayat mucizesini bizlerle paylaşıyorsun. Anneannemin (senin Babaannen oluyor) evinde bakmak için sıraya girdiğimiz kaleidoskop şimdi senin sayende önümdeki ekranda rengarenk parlıyor. Ellerine sağlık! Zorluğu-acıyı-hüznü yaratıya dönüştürme becerin karşısında saygıyla eğiliyor seni sımsıkı kucaklıyorum Kuzencim.
Ada Hanım da hazır büyürken, 'Amcan-Dayım' procesine ufak ufak el atmaya başlasan diyorum... Bizi yazısız, procemizi başsız bırakma Şekerparem!
Gamze (aka Gamze rakkase tombul kase:)