Ana içeriğe atla

3: Kocaya mı kızgınlık???

Evet psikoloğa gitmeye başladım. Bu çıkmazdan çıkarmalıyım çünkü kendimi ama bunu yapacak takatim yok. Birinin bana biraz yol göstermesi, biraz elimden tutması, “hadi çocuum, hadi evladım” diye arkamdan ittirmesi lazım. Ben çok arıza değilim ya, ilk seanstan sonra kendimi bomba gibi hissederim, anında dünyaya dönerim zannediyordum ama tabii süreç öyle işlemiyormuş. Ama birkaç seanstan sonra kendimi daha iyi tanımaya, sıkıntılarımın kaynağını daha doğru tespit etmeye başladım. İşte size de asıl anlatmak istediğim bu. Geçen yazımda demiştim ya, sperm bankasından aldığı spermle hamile kalıp çocuk dünyaya getiren bir kadın televizyonda tüm hamilelik ve lohusalık sürecini çok mutlu geçirdiğini, kadınların bu dönemlerdeki mutsuzluklarının kocaları ile olan ilişkilerinin bir yansıması olduğunu düşündüğünü söylemişti. İşin garip yanı ünlülerimizi doğurtan doktor da bunu onaylamıştı. Kocam şahitlik edecektir, hamileliğimde ne kaprisim oldu, ne aşermem. Öyle bir mutsuzluk hissi filan da hiç yaşamadım. Ne olduysa doğumdan sonra oldu. Ve o kadının da söylediği gibi mutsuzluklarımın tümünün kaynağının kocam ve onunla olan ilişkimiz olduğunu düşünmeye başladım: Bebek ile biraz daha ilgilense daha fazla dinlenebilirim, uykumu alırsam daha mutlu olurum; cumartesileri çalışmazsa bebeğe bakabilir, ben de arkadaşlarımla, birkaç saatliğine bile olsa, gezebilirim… İlişkimizdeki hassas noktalar da bir bir karşıma çıkıyor, beni iyice çileden çıkarıp mutsuz ediyordu. Geçmişte yaşadığımız tüm çatışmaları ben kendi içimde aynı o zamanlardaki şiddetiyle yaşıyordum. Doğumla beraber zihnim tüm eski defterleri bir bir önümde açıp duruyordu ve ben buna engel olamıyordum. Ama bunların hiçbirini ona söyleyemiyordum çünkü hep ben ona söylerdim “eski eskide kaldı, o zaman o şekilde yaşandı ve geçti, şimdi bunları deşip bugünü mahvetmeyelim” diye. Erkekler hep derler ya, kadınların hafızası çok iyidir, eskileri gün gelince ortaya döker intikamlarını alırlar diye, ben de bunu onaylayacak bir davranışta bulunmayı kendime yediremiyordum (kadınlar klişelere sıkıştırılamayacak kadar özeldirler çünkü). Ama içime attıkça da daha hırçın ve asabi oluyordum. Kızgınlığım beni yiyip bitiriyordu, ben de karşılığında kocamı yiyip bitiriyordum huysuzluklarımla. Şu soru sürekli kafamda dolanıp duruyor, işleri daha da beter hale getiriyordu: Acaba bu adamla evlenmekle doğru mu yapmıştım? Çünkü şu an çok mutsuzdum… Başkasını suçlamak belki de kaçışların en büyüğüdür… Suçu başkalarına atarak kendinle yüzleşmekten, kendi hatalarını kabul etmekten kaçarsın. Çünkü sorununun asıl kaynağının kendi içindeki çatışmalar olduğunu kabul ettiğinde bunlarla yüzleşmek zorunda kalacaksındır, bunu çözmek senin elindedir ve bunun için çoook çaba sarf etmen gerekecektir. Oysa suçu başkasına atıp mağduru oynamak daha kolaydır. Ama bu bir yandan çıkmaz bir sokaktır da. Çünkü sorunlar ancak sebebi doğru bir şekilde belirlenip o sebep ortadan kaldırıldığında çözülebilir. Suçu başkasına atmaksa bu yönde atılmış bir adım hiç değildir… Ben de mutsuzluğumun gerçek kaynağını aramaya giriştim. Ve gördüm ki sebep ne kocam, ne de onunla olan ilişkim. Şimdilik görebildiğim sebep kendi verdiğim kararların doğruluğunu sorgulamaktan doğan şaşkınlık/pişmanlık/panik hissi ve bu kararların sonuçlarının yükünü sırtlanmaya isteksiz ve hazırlıksız olmam. Ve belki henüz göremediğim daha bir sürü başka şey.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hesap Cüzdanı Yazdırmanın Ekonomi Politiği

Bu yazı 10 yıl sonra blog yazmaya bir dönüş mü? Kim bilir… Eşine rastlanmamış zamanlardan geçiyoruz, en azından bugünleri yaşayan bizler için durum bu. Ve birçok şey yaşanıyor, yaşıyoruz daha önce yaşamadığımız. Düşünüyoruz, anlamaya çalışıyoruz, anlamlandırmaya çalışıyoruz; hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Bunları kayıt altına almanın, paylaşmanın, hem kendi düşüncelerimizi düzenlemek hem de yalnız olmadığımızı hissetmek ve birbirimizle dayanışma içinde olmak için önemli olduğunu düşünüyorum. Evet, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz… Biz, evin bakım yükünü üstlenmiş kadınlar, sadece kendimizin değil, ev halkının da bedensel sağlığını, akıl sağlığını, hayatla bağını, yaşam motivasyonunu korumaya çalışıyoruz. Üstelik bu, kolay bir iş de değil. Artık anaokuluna gidemeyen 5 yaşındaki çocuğunuza neden sabah parka gidemeyeceğinizi ve 3 saat sabırla beklemesi gerektiğini her sabah anlatmanız gerekiyor mesela (çocukların sokağa çıkış izni sa...

Çiş Nasıl Tutulur?

Sevgili yeni anneler, anne adayları, anne aday adayları, bu sefer sizinle hayati bir konudaki tecrübelerimi paylaşmak için yazıyorum: tuvalet eğitimi! Bu bezden kurtulma olayı yanlış yöntem izlenirse çocuk için de, anne için de kabusa, mücadeleye, inada dönüşebiliyor, hayatı bir süreliğine zindan ediyor. Bu konularda çok kitap okumama rağmen, belli ki beynimin kapalı konumunda olduğu bir zamana denk gelmiş, okuduklarımdan bir şey anlamamışım. Neyse, yaşaya yaşaya öğrendik ailecek. Size de bu yaşanılanları aktarmak istedim, günü geldiğinde zorlanmayın diye. Bazı uzmanlar çocukların 18 aylıkken öğrenebileceklerini söylüyor ama benim okuduğum kaynakların tümü 2-3 yaş arasında tuvalet eğitimi vermenin ideal olduğunu yazıyordu. Ben de ilk denemeyi eylül-ekim gibi, Ada 2 yaşını doldurunca yaptım. O denemede 2-3 gün boyunca altını açıp “Adacığım çişin gelince haber ver” diyerek peşinde dolandım. Fakat o zaman 1-2 damla kaçırmayı bırakın, tüm çişini yerler yapıyor, bunu bana haber bile vermiyo...

Bir Annenin Cinnet Anı

Yok, panik yok. Henüz cinnet geçirmedim. Ama geçirebilirim. En azından öyle bir potansiyelim olduğunu fark ettim… geçen gün... büyük bir şaşkınlıkla… Tamam, gençlikte hepimizin delirdiği anlar olmuştur. Ne bileyim anne-babamıza sinirlenip kapıları çarptığımız zamanlar, sevgilimize kızıp yere bardak-tabak fırlattığımız anlar filan. Ama artık durmuş oturmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş bir kadın olarak olaylara çok daha soğukkanlı yaklaşabileceğimi düşünürdüm. Ne bileyim, yaşın verdiği bir olgunluk, görmüş geçirmişliğin verdiği bir metanet… Ama hayır. Öğrendim ki anne olmuş bir kadının yaşayacağı daha çoooook hezeyan varmış meğer. Ada’nın hasta olduğu günlerden biriydi. Çocukların, özellikle de 1-2 yaş civarındakilerin, hasta olduklarında ne kadar anneye düştüklerini görmüşsünüzdür. Kucaktan inmek istemezler, istedikleri olmadığında hemen ağlayıp bağırmaya başlarlar, sürekli mızırdanırlar, sizin istediğiniz hiçbir şeyi yapmazlar, yemek yemezler, uyumak istemezler… Yani anneyi fiz...