Terapiye beş aydır gidiyorum ve görünen o ki daha epey gideceğim. O yüzden bakmayın her şeyi çözdüm havalarına girip kocaman laflar ettiğime. Hala hoşuma gitmeyen, beni fazlasıyla rahatsız eden bu postpartum durumla ilgili açıklamalar bulmaya ve o açıklamalara göre de çözümler üretmeye çalışıyorum. Son zamanlarda fark ettiğim yeni bir şey var: Bebeğimin olmasıyla beraber bir panik yaşadım ve bu tüm hayatımı, evliliğimi, bebeğe yaklaşımımı, kendime olan özenimi tamamen bitirdi. Paniğin sebebi artık yaşlandığımı, gençliğimin o güzel, pervasız, heyecan dolu günlerinin bir daha geri gelmeyecek olduğunu anlamamdı.
Ah gençliğim… 20’li yaşlarım… Ertesi gün işe gideceğimiz halde sabaha kadar dans ederdik. Bir yerimi kırarsam ya diye düşünmeden tehlikeli sporlar yapardık. Yeni bir başlangıç için geç mi demez, yepyeni işlere soyunurduk. Hayranı olduğumuz grubun konserinde ön sıralarda olmak için stadyumun önünde gecelerdik. Ertesi akşam nerede uyuyacağımızı bile planlamadan trenle Avrupa’yı gezerdik. Anlık kararlar risk almak demek değil, heyecan demekti o zaman bizim için. Ve heyecan yaşamak için elimizden geleni ardımıza koymazdık. Heyecanı da göstere göstere dibine kadar yaşardık. Ah gençliğim, güzel gençliğim, sevgili gençliğim, mutlu gençliğim, ümitli gençliğim, kaygısız gençliğim, deli gençliğim, dolu gençliğim…, geçmişte kalan gençliğim!
Gençliğim geçmişte, o geçmiş şimdi çok uzakta… Artık bir anneyim. Gençliğin simgelediği ne varsa annelik onların tersi sanki. Bu beni çok üzüyor, çok... O kadar ki gençliğimi hatırlatan her şey anlık çöküşlere sebep oluyor, anlık kopuşlara: ODTÜ’nün gazetelerdeki haberi, televizyondaki Pearl Jam konseri, bir tren… ve o zaman yaşadığım hisleri aynı şiddette bir daha asla yaşayamayacağım düşüncesi gözyaşlarına boğulmama sebep oluyor. (Şimdi de radyoda Pearl Jam’in Ten albümünden Black’in çalması kaderin bir oyunu mu bana??)
İşte, her ayrılık gibi gençliğimden ayrılmak da beni epey yıprattı, yıpratıyor. Hıçkıra hıçkıra ağladım, ağlıyorum gençliğimin arkasından. Gençliğe veda, yaşlılığa doğru, ölümün bir gün beni de bulacağını kabullenmeye doğru atılan bir adım. Bu adımı atmanın bu kadar zor olması çok mu anormal? Her insanın yaşlandığını anlamaya başladığı, ölümün kaçınılmaz olarak onu da bulacağı gerçeğini gördüğü bir dönüm noktası oluyor hayatında herhalde. Kiminin 30. yaş günü, kiminin bir cenaze töreni, kiminin evlilik, kiminin de doğum. Doğum zaten başlı başına bir travma sebebi, bir de içimdeki ölüm korkusunu tetikleyerek iyice çıkmaza soktu beni. Sanırım şu an Irvin Yalom’un son kitabını okumak için iyi bir zaman…
Ah gençliğim… 20’li yaşlarım… Ertesi gün işe gideceğimiz halde sabaha kadar dans ederdik. Bir yerimi kırarsam ya diye düşünmeden tehlikeli sporlar yapardık. Yeni bir başlangıç için geç mi demez, yepyeni işlere soyunurduk. Hayranı olduğumuz grubun konserinde ön sıralarda olmak için stadyumun önünde gecelerdik. Ertesi akşam nerede uyuyacağımızı bile planlamadan trenle Avrupa’yı gezerdik. Anlık kararlar risk almak demek değil, heyecan demekti o zaman bizim için. Ve heyecan yaşamak için elimizden geleni ardımıza koymazdık. Heyecanı da göstere göstere dibine kadar yaşardık. Ah gençliğim, güzel gençliğim, sevgili gençliğim, mutlu gençliğim, ümitli gençliğim, kaygısız gençliğim, deli gençliğim, dolu gençliğim…, geçmişte kalan gençliğim!
Gençliğim geçmişte, o geçmiş şimdi çok uzakta… Artık bir anneyim. Gençliğin simgelediği ne varsa annelik onların tersi sanki. Bu beni çok üzüyor, çok... O kadar ki gençliğimi hatırlatan her şey anlık çöküşlere sebep oluyor, anlık kopuşlara: ODTÜ’nün gazetelerdeki haberi, televizyondaki Pearl Jam konseri, bir tren… ve o zaman yaşadığım hisleri aynı şiddette bir daha asla yaşayamayacağım düşüncesi gözyaşlarına boğulmama sebep oluyor. (Şimdi de radyoda Pearl Jam’in Ten albümünden Black’in çalması kaderin bir oyunu mu bana??)
İşte, her ayrılık gibi gençliğimden ayrılmak da beni epey yıprattı, yıpratıyor. Hıçkıra hıçkıra ağladım, ağlıyorum gençliğimin arkasından. Gençliğe veda, yaşlılığa doğru, ölümün bir gün beni de bulacağını kabullenmeye doğru atılan bir adım. Bu adımı atmanın bu kadar zor olması çok mu anormal? Her insanın yaşlandığını anlamaya başladığı, ölümün kaçınılmaz olarak onu da bulacağı gerçeğini gördüğü bir dönüm noktası oluyor hayatında herhalde. Kiminin 30. yaş günü, kiminin bir cenaze töreni, kiminin evlilik, kiminin de doğum. Doğum zaten başlı başına bir travma sebebi, bir de içimdeki ölüm korkusunu tetikleyerek iyice çıkmaza soktu beni. Sanırım şu an Irvin Yalom’un son kitabını okumak için iyi bir zaman…
Yorumlar