Ana içeriğe atla

5: Şımarık

Hayata geri dönme zamanı. Karanlıktan çıkıp, aydınlığa doğru ilk adımları atma zamanı. Epeydir derin, büyük bir kuyudaydım; önce bir doğum, sonra da bir ölüm sebebiyle. O ölüm daha çok yeni ve etkisi çok büyük hayatımda, ve hafifleyeceği zamana da daha çok var; ama şimdi suyun içinde çırpınıp daha da derinlere batmaktansa yavaş yavaş kulaç atıp yüzmeyi denemek istiyorum. Aman allahım! Ne de kolay yazdım bunu! Ve böyle kolay yazınca nasıl da kolay göründü gerçekleştirmesi! Peki ne değişti hayatımda? Ne değişti de başarabileceğime dair bir ümit hissetmemi sağladı? Sadece ümit mi? Bunu yapabilmem için gereken o gücü de şimdi buluyorum içimde. Peki önceki ruh hali, sürekli çırpınıp daha da dibe batma durumu neydi? Şimdi bunu böyle kolayca yazıyorum ama neden doğumdan sonraki o uzuuuun zaman dilimi boyunca bu hisler teğet bile geçmedi? Ada’nın doğumundan birkaç ay sonra bir akşam en bi yakın arkadaşlarım bize gelmişlerdi. Toplu muhabbetten sonra, her zamanki gibi, kocaları salonda bırakıp kız kıza bir mutfak sohbetine giriştik. Benim doğum yapmış olmam ve iki arkadaşımın da hamile olmaları sebebiyle konuşmalarımız tabii ki doğum yöntemleri, çocuk yetiştirmenin zorlukları, çalışan anne olmak gibi konular etrafında dönüyordu. Ben de depresif depresif doğumdan sonra yaşadığım mutsuzluğu anlatırken arkadaşlarımdan biri “Düşününce aslında şükredecek ne kadar çok şeyin var.” dedi. Yani kibarca “Şımarıklık ediyorsun!” Veya “Hanııım, hanım, dünyada bu kadar işsiz, hasta, aç varken sana mı kaldı depresyon. Sarsıl ve kendine gel!” Ben de o an aslında haklı olduğunu, depresyona girmenin haddime olmadığını düşünmüştüm: kendim, kocam, bebeğim, sevdiklerim sağlıklıydı; başımızın üstünde çatımız, masamızda yemeğimiz vardı; bugüne kadar rahat/mutlu/güzel bir hayat yaşamıştım ve yaşamaya devam etmekteydim… Utanmıştım… Fakat sadece iki dakikalığına. Çünkü sonra şunu fark ettim: kimse isteyerek depresyona girmezdi; giren bir insan da “haydi artık çıkayım” deyip çıkamazdı. Depresyon böyle bir şey işte: Mutsuzsunuz; mutsuzluk halinden çıkmak istiyorsunuz ama bir türlü çıkamıyorsunuz; kafanızda yöntemler geliştirmeye çalışıyorsunuz ama bunları hayata geçirecek enerjiyi kendinizde bir türlü bulamıyorsunuz; bulmak için kendinizi zorluyorsunuz ve hatta baskı oluşturuyorsunuz ama sonunda bulamadığınız için kendinize kızıp daha da mutsuz oluyorsunuz… Elinizde değil… Bu kısır döngüden bir türlü çıkamıyorsunuz… “Tepetaklak” başlıklı yazımda postpartum halime şımarıklık dediğim zaman kuzenimden ve benzer deneyimler yaşayan bir arkadaşımdan kendine haksızlık ediyorsun diye yorumlar geldi. Haklıydılar. (Depresyondaki insanın halinden zaten ya psikolog/psikiyatrist ya da depresyona girmişler anlar.) Zira depresyona girmek isteğe bağlı birşey olsaydı sanırım ben pek tercih etmezdim. Nasıl girdim, nasıl çıktım, bunu hala çok bilmiyorum ve açıklayamıyorum. Ama bunu yaşamam gerekiyormuş; belki bir şeyler öğrenmek için, belki de sadece öylece durmak için. Peki şimdi ne olacak? Şimdi bir arayış başlıyor benim için. Hayatımın iki önemli dönüm noktasında, bir doğum ve bir ölümden sonra öğrendiklerimle, yeni bir bakış açısıyla, hayat denilen yolun bundan sonraki kısmını farklı bir şekilde yürümeyi deneyeceğim. Ve bunu artık çok heyecan verici buluyorum. Sanırım artık depresyonda değilim…

Yorumlar

Elçin Arabacı dedi ki…
Depresyon halini mukemmel tanimlamissin; bir cok yerinde "evet!, evet! evet!" dedim. Eline saglik! Bu halet-i ruhiyeyi asmak icin ahkam kesenlere avazim ciktigi kadar "Amaaa elimde degiiiiiiil!" diye haykirmak isterdim ben de; lakin dinlemezler. Ya simarikca bi tembellik ya da kaprismis sanarlar bu haykirisi cok zaman. "Akil verme, huzur ver" mi demek lazim onun yerine aciba? :)
kupa birlisi dedi ki…
yazdıklarını büyük hisler içinde okuyorum ve bunca zaman bunca usta bir kalemi keşfetmemiş olmaktan dolayı da biraz şaşkınım. üzüntülerden geçerken çarpa çarpa oramız buramız kanar gibi acıyınca, hakikaten birilerinin, amaan sen de dediğin noktada, ee daha ne olması lazım, mesela ille de kahve makinasına çelik çatal sokup kendimden geçmek mi diyorum.söylemiş olduğun şeyi, malesef, sıklıkla yaşayan biri olarak (benim ne haddime canım, aaa, onca kadın bak nasıl başarılara imza atarken hem de..ama ben o kadınlardan değilim kardeşim, öyle olamıyorum, olsaydım zaten şu an züpper döpiyeim kıçımda sergi sergi gezip ahkam kesiyor, ekrem kahramandan falan ekocum diye bahsediyor olurdum, olmadı, ne oldu, koca galeri battı.yemiyorum yani o gazları ben artık)duygularıma tercüman olduğun için çok teşekkür ederim.içimin yağları eridi.
best of oldu bu yazı benim için.
ve kendini iyi hissetmene gerçekten çok sevindim.
ayşe

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hesap Cüzdanı Yazdırmanın Ekonomi Politiği

Bu yazı 10 yıl sonra blog yazmaya bir dönüş mü? Kim bilir… Eşine rastlanmamış zamanlardan geçiyoruz, en azından bugünleri yaşayan bizler için durum bu. Ve birçok şey yaşanıyor, yaşıyoruz daha önce yaşamadığımız. Düşünüyoruz, anlamaya çalışıyoruz, anlamlandırmaya çalışıyoruz; hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Bunları kayıt altına almanın, paylaşmanın, hem kendi düşüncelerimizi düzenlemek hem de yalnız olmadığımızı hissetmek ve birbirimizle dayanışma içinde olmak için önemli olduğunu düşünüyorum. Evet, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz… Biz, evin bakım yükünü üstlenmiş kadınlar, sadece kendimizin değil, ev halkının da bedensel sağlığını, akıl sağlığını, hayatla bağını, yaşam motivasyonunu korumaya çalışıyoruz. Üstelik bu, kolay bir iş de değil. Artık anaokuluna gidemeyen 5 yaşındaki çocuğunuza neden sabah parka gidemeyeceğinizi ve 3 saat sabırla beklemesi gerektiğini her sabah anlatmanız gerekiyor mesela (çocukların sokağa çıkış izni sa...

Çiş Nasıl Tutulur?

Sevgili yeni anneler, anne adayları, anne aday adayları, bu sefer sizinle hayati bir konudaki tecrübelerimi paylaşmak için yazıyorum: tuvalet eğitimi! Bu bezden kurtulma olayı yanlış yöntem izlenirse çocuk için de, anne için de kabusa, mücadeleye, inada dönüşebiliyor, hayatı bir süreliğine zindan ediyor. Bu konularda çok kitap okumama rağmen, belli ki beynimin kapalı konumunda olduğu bir zamana denk gelmiş, okuduklarımdan bir şey anlamamışım. Neyse, yaşaya yaşaya öğrendik ailecek. Size de bu yaşanılanları aktarmak istedim, günü geldiğinde zorlanmayın diye. Bazı uzmanlar çocukların 18 aylıkken öğrenebileceklerini söylüyor ama benim okuduğum kaynakların tümü 2-3 yaş arasında tuvalet eğitimi vermenin ideal olduğunu yazıyordu. Ben de ilk denemeyi eylül-ekim gibi, Ada 2 yaşını doldurunca yaptım. O denemede 2-3 gün boyunca altını açıp “Adacığım çişin gelince haber ver” diyerek peşinde dolandım. Fakat o zaman 1-2 damla kaçırmayı bırakın, tüm çişini yerler yapıyor, bunu bana haber bile vermiyo...

Bir Annenin Cinnet Anı

Yok, panik yok. Henüz cinnet geçirmedim. Ama geçirebilirim. En azından öyle bir potansiyelim olduğunu fark ettim… geçen gün... büyük bir şaşkınlıkla… Tamam, gençlikte hepimizin delirdiği anlar olmuştur. Ne bileyim anne-babamıza sinirlenip kapıları çarptığımız zamanlar, sevgilimize kızıp yere bardak-tabak fırlattığımız anlar filan. Ama artık durmuş oturmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş bir kadın olarak olaylara çok daha soğukkanlı yaklaşabileceğimi düşünürdüm. Ne bileyim, yaşın verdiği bir olgunluk, görmüş geçirmişliğin verdiği bir metanet… Ama hayır. Öğrendim ki anne olmuş bir kadının yaşayacağı daha çoooook hezeyan varmış meğer. Ada’nın hasta olduğu günlerden biriydi. Çocukların, özellikle de 1-2 yaş civarındakilerin, hasta olduklarında ne kadar anneye düştüklerini görmüşsünüzdür. Kucaktan inmek istemezler, istedikleri olmadığında hemen ağlayıp bağırmaya başlarlar, sürekli mızırdanırlar, sizin istediğiniz hiçbir şeyi yapmazlar, yemek yemezler, uyumak istemezler… Yani anneyi fiz...