Ana içeriğe atla

2: Annelik içgüdüsü mü???

İlk bölümde yazmıştım: 12 ay önce doğum yaptım. Bu 12 aylık süre içersinde kendimi anormal hissettiğim çok zaman oldu ama izlediğim bir program “yarından tezi yok bir psikoloğa gitmeliyim” dememe neden oldu. Sperm bankasından aldığı spermle hamile kalıp çocuk dünyaya getiren bir kadın televizyonda tüm hamilelik ve lohusalık sürecini çok mutlu geçirdiğini, kadınların bu dönemlerdeki mutsuzluklarının kocaları ile olan ilişkilerinin bir yansıması olduğunu düşündüğünü söylemişti. Bir de çocuğuna inanılmaz bir bağlılık hissettiğini, adeta bir uzvu gibi gördüğünü... Söylediklerinin ilk kısmıyla ilgili de söyleyeceklerim var (sonraki yazılarda) ama önce ikinci kısım: Çocuğumu uzvum gibi görmeyi bir kenara bırakın, çocuğum olduğunu bile hala kabullenebilmiş, o ‘kutsal’ bağı kurabilmiş değilim. Her gün kendime soruyorum, “acaba gerçekten herkes bir anda doğurduğu bu varlığa sonsuz bir aşk ile bağlanabiliyor mu? Ve eğer durum buysa bana ne oluyor???”. Belki de bir çok kadın yalan söylüyor, doğumdan çıkar çıkmaz bir “anne” olduğunu hissedememeyi gururuna yediremediği için veya “Allahım, herkes kötü bir anne olduğumu düşünecek!” korkusundan. Oysa sadece güdülerimiz doğumla beraber bir anda devreye giren: Bu bebek bana bağımlı; onu beslemeliyim, temizlemeliyim, uyutmalıyım… Ama artık kendimizi kandırmayalım, annelik içgüdüsü dediğimiz şey ne yazık ki o bağı ve aşkı içermiyor. Veya tamamen inkar noktasındayım, psikolojik desteğe ihtiyacım olduğunu reddetmek adına ‘normal’in kendi yaşadığım hisler olduğunu düşünüyorum (halbuki nedir ‘normal’??). Bu postpartumun bir sonucu bu kafa karışıklığı ve çözümsüzlük, ve çözümsüzlük ve kafa karışıklığı.

Ben anne olmak için yaratıldığımı düşünürdüm hep. Bir futbol takımı kuracak kadar çocuk doğuracaktım. Gerçi bebeği bir uzvum gibi hissetmenin de normal olduğunu düşünmüyorum ama en azından gözlerimde sevgi pırıltıları olmalı, bebeğimden bahsettiğimde hayat durmalıydı… Sadece onunla ilgilenmek bana yetmeli, hayatımın yeni ve tek meşgalesi o olmalıydı. Başka hiçbir şeye ihtiyaç duymamalıydım. Bakınız beklentilerimin büyüklüğüne… Ama beklentileriniz ne kadar büyük olursa hayal kırıklığınız ve yarattığı enkaz da o kadar büyük oluyor. Halbuki böyle bir şey yok. Bir kadın çocuk doğurduğu zaman kendi olmaktan çıkıp bebeğin annesi olmuyor ki sadece. Hem kendi oluyor (ev kadını, iş kadını, aşk kadını…), bir yandan da bebeğin annesi oluyor. Diğer kimliklerini bir yana bırakması mümkün değil ama bebeğin yükü o kadar zaman talep ediyor ve ağır geliyor ki hepsini bir anda sırtlanamıyor. Ve bir noktada diğerleri gelip beni ihmal ettin demeye başlıyor. İlgi talep ediyor, zaman talep ediyor. Kadın bunları yapamadığında da yetersiz hissetmeye başlıyor. Yetersizlik hissi, mutsuzluğa, mutsuzluk isteksizliğe, isteksizlik kendisi için hiçbir şey yapmamaya, bu da yetersizlik hissine, yetersizlik hissi mutsuzluğa… sebep oluyor. İşte ben 12 aydır bu çıkmazın, bu kısır döngünün içinde hissediyorum kendimi. Kendim için hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şeye zaman yetiştiremiyorum. Şu an kendim olmaktan çıktım, sadece bebeğimin annesiyim… Belki de bu yüzden o bağı kuramıyorum: bağın bir ucunda olması gereken ben aslında şu an yokum…

Yorumlar

Itır dedi ki…
Canım kardeşim, al benden de o kadar! Bir ay önce postpartum kervanına katılmış bir bacın olarak gözyaşlarımı kurutamadığımı belirtmek isterim. Annelerimin anlamayan bakışları altında (sanırım 30 küsur sene önce doğurdukları için ve sanırım başka bir çağın kadınları oldukları için)özellikle ilk 2 hafta mütemadiyen ağladım. Bazen bebeğim gibi, sırf ağladığıma ağladım :)Hani onlar da arada krize giriyorlar ve çıkamıyorlar ya. Ama yaşıtım anneler beni anlıyor, bunu biliyorum artık ve annem yaşındakilerden empati beklemekten vazgeçtim. Aklıma şu geldi geçen gün; keşke annanneler/babannelerden de süt gelse torunları olduğunda, arada onlara tutuştururduk bebeleri, bu kadar çok sevdikleri torunlarını en güzel onlar doyururdu, he he :) Son olarak bi önerim var Didocum; cultux'un alt kümesi olarak 'sacred cows' adlı bir grup kuralım diyorum, ne dersin?!!
ismAilÇeKem dedi ki…
yazdıklarınızı (senin ve Itır'ın) okuyunca ister istemez 94'ten '08e bir sürü anı düşünce olay vs. geliyor gözüme; siz, ben, biz, klanın geri kalanı ne zaman büyüdük de ne zaman şimdiki hallerimiz olduk? kim anlattı bize, kim yol gösterdi; kime dönüp soracağız nasıl ve neden buralara geldiğimizi? Kutsal (!) annelik bağını kuramadım demişsiniz ya, yalnız hissetmeyin: o üç beş yaşından beri "aslanım, koçum, delikanlım" diye pohpohlanan adamlar da ne kutsal baba/koca figürünü benimsedi, ne de biçilen diğer rolleri (öyle olması gerektiği ince ince beynine hakk edilen rolleri: kariyer basamaklarını zıplamak zorunda olan adam; evlenene kadar dibine kadar çapkınlık yapmak zorunda olan ama evlenince sadakat timsali olmak zorunda olan adam (ne hikmetse, çizginin hangi tarafındaysa hep öbür tarafa dair hatalar yaptı oysa ki adam); babasından öğrenecek bir şeyi olmadığına, ondan daha akıllı ve daha başarılı olmanın işten bile olmadığına inanan adam. Bazen lisedeki, harp okulundaki (belki okulların da etkisiyle uyuşan beynimdeki) o "ben adam oldum artık, büyüdüm!" hallerimi hiç olmadık bir anda hatırlarken yakalıyorum kendimi ve o zamanki bana çok gülüyorum; kimbilir onbeş sene sonraki ben de (Allahım allahım n'olur daha göbekli ve daha kel yapma beni - daha kel mi, lan daha ne kaldı dökülecek?-) bu yaştaki bana gülecek: "Serseri, o yaşta da bi b.ktan çakmıyormuş" diyecek :)

Siz tabii ki bambaşka evrenlere geçtiğinizi düşünüyorsunuz artık doğumla birlikte, bebeğin sonsuz taleplerinin etkisiyle; belki kocaların belki annelerin yardım etmeye çalışırken aslında sizi yoran bıktıran kıran tavırlarını da katık ediyorsunuz. Ama çok da kızmayın kendinize veya onlara: Kim bu kodlamalardan ari yetişebilmiş ki şu dünyada, hele hele Türkiye'de? Küçücük yaştan usul usul zerkedilmiş hangi yaşta hangi statüde hangi etikette ne yapmamız gerektiği; gel gör ki belletilen hayat yaşanılacak hayat değilmiş, maalesef geç farkettik.


Fakat çok da memleket bellemeyin lütfen oraları; böyle bloglarda harcamayalım muhabbetleri, en kısa zamanda görüşelim. Özledim yahu!!!

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hesap Cüzdanı Yazdırmanın Ekonomi Politiği

Bu yazı 10 yıl sonra blog yazmaya bir dönüş mü? Kim bilir… Eşine rastlanmamış zamanlardan geçiyoruz, en azından bugünleri yaşayan bizler için durum bu. Ve birçok şey yaşanıyor, yaşıyoruz daha önce yaşamadığımız. Düşünüyoruz, anlamaya çalışıyoruz, anlamlandırmaya çalışıyoruz; hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Bunları kayıt altına almanın, paylaşmanın, hem kendi düşüncelerimizi düzenlemek hem de yalnız olmadığımızı hissetmek ve birbirimizle dayanışma içinde olmak için önemli olduğunu düşünüyorum. Evet, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz… Biz, evin bakım yükünü üstlenmiş kadınlar, sadece kendimizin değil, ev halkının da bedensel sağlığını, akıl sağlığını, hayatla bağını, yaşam motivasyonunu korumaya çalışıyoruz. Üstelik bu, kolay bir iş de değil. Artık anaokuluna gidemeyen 5 yaşındaki çocuğunuza neden sabah parka gidemeyeceğinizi ve 3 saat sabırla beklemesi gerektiğini her sabah anlatmanız gerekiyor mesela (çocukların sokağa çıkış izni sa...

Çiş Nasıl Tutulur?

Sevgili yeni anneler, anne adayları, anne aday adayları, bu sefer sizinle hayati bir konudaki tecrübelerimi paylaşmak için yazıyorum: tuvalet eğitimi! Bu bezden kurtulma olayı yanlış yöntem izlenirse çocuk için de, anne için de kabusa, mücadeleye, inada dönüşebiliyor, hayatı bir süreliğine zindan ediyor. Bu konularda çok kitap okumama rağmen, belli ki beynimin kapalı konumunda olduğu bir zamana denk gelmiş, okuduklarımdan bir şey anlamamışım. Neyse, yaşaya yaşaya öğrendik ailecek. Size de bu yaşanılanları aktarmak istedim, günü geldiğinde zorlanmayın diye. Bazı uzmanlar çocukların 18 aylıkken öğrenebileceklerini söylüyor ama benim okuduğum kaynakların tümü 2-3 yaş arasında tuvalet eğitimi vermenin ideal olduğunu yazıyordu. Ben de ilk denemeyi eylül-ekim gibi, Ada 2 yaşını doldurunca yaptım. O denemede 2-3 gün boyunca altını açıp “Adacığım çişin gelince haber ver” diyerek peşinde dolandım. Fakat o zaman 1-2 damla kaçırmayı bırakın, tüm çişini yerler yapıyor, bunu bana haber bile vermiyo...

Bir Annenin Cinnet Anı

Yok, panik yok. Henüz cinnet geçirmedim. Ama geçirebilirim. En azından öyle bir potansiyelim olduğunu fark ettim… geçen gün... büyük bir şaşkınlıkla… Tamam, gençlikte hepimizin delirdiği anlar olmuştur. Ne bileyim anne-babamıza sinirlenip kapıları çarptığımız zamanlar, sevgilimize kızıp yere bardak-tabak fırlattığımız anlar filan. Ama artık durmuş oturmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş bir kadın olarak olaylara çok daha soğukkanlı yaklaşabileceğimi düşünürdüm. Ne bileyim, yaşın verdiği bir olgunluk, görmüş geçirmişliğin verdiği bir metanet… Ama hayır. Öğrendim ki anne olmuş bir kadının yaşayacağı daha çoooook hezeyan varmış meğer. Ada’nın hasta olduğu günlerden biriydi. Çocukların, özellikle de 1-2 yaş civarındakilerin, hasta olduklarında ne kadar anneye düştüklerini görmüşsünüzdür. Kucaktan inmek istemezler, istedikleri olmadığında hemen ağlayıp bağırmaya başlarlar, sürekli mızırdanırlar, sizin istediğiniz hiçbir şeyi yapmazlar, yemek yemezler, uyumak istemezler… Yani anneyi fiz...